Lyon’dan Aklımda Kalanlar

Birçok insandan farklı olarak benim Fransa’ ya ilk seyahatim Paris’e değil de, ülkenin üçüncü büyük kenti Lyon’a oldu. 2010 yılında, henüz bir üniversite öğrecisiyken fransızca dil pratiği için gitmiş ve bir süre kalmıştım. Nazik ve orta yaş insanları, başka yerde bulamayacağım peynirleri ve lezzetli kahveleri, bir de berbat çektiğim bir kaç fotoğrafı ile oradaki hatıralarım dün gibi aklımda… Keyif dolu sıcacık kahvelerin kokusunu iletemiyorum ama “benim gözümden Lyon’u” sizinle paylaşıyorum.

Şehir merkezinden…

Vieux Lyon, Eski Lyon sokakları gerçekten çok keyifli…
Cathédrale St-Jean, Lyon
Cathédrale St-Jean, Lyon
St-Jean Katedrali’nin içi
St-Jean Katedrali’nin içi

Place Bellecour, Lyon’un en büyük meydanı
Adını hatırlayamadığım bir köprüden…

Lyon yürüyerek gezilecek bir şehir ve ben hiç bilmediğim bir şehri yürüyerek keşfetmeye bayılıyorum.

Reklamlar

48 Saatte Roma

Ocak 2018… Aylardır bu hafta sonunu bekliyorum çünkü Roma en çok görmek istediğim şehirlerden biri ve bir seyahati beklemek, henüz gitmeden o yerin tarihini, edebiyatını, düşünürlerini okumak, seyahati planlamak benim için vazgeçilmez hazlardan. Seyahate hazırlık yapmak en az seyahat etmek kadar keyifli bir uğraş.

Aşk Çeşmesi

Cuma günü 2 saat 15 dakikalık bir uçak yolculuğu sonrası Fiumicino’ ya ulaşıyoruz. Yarım saat sonra da otelimizdeyiz. Otel Aşk Çeşmesi’ ne (la Fontana di Trevi) çok yakın ve heyecanla oraya doğru yürüyoruz. Aşk Çeşmesi Roma’daki diğer yapılara göre yeni, 1700’lerde yapılmış. Ben hep biraz daha ferah bir meydanda ve daha yüksekte olduğunu düşünüyordum, basamaklar ile biraz aşağıya iniliyor havuza ulaşabilmek için. Meydana (Piazza di Trevi) ilk girişte önce ihtişamlı heykeller görünüyor, yaklaştıkça ve kalabalığı aştıkça havuz görünüyor. Film sahneleri geçiyor aklımdan, yüzümde bir gülümseme ile içim heyecan doluyor.

Fiumicino

İspanyol Merdivenleri

Hala yılbaşının etkisinde, süslü ve ışıl ışıl sokaklardan yürüyerek İspanyol Merdivenleri’ ne ulaşıyoruz. İspanyol elçiliğinin burada ki meydanda (Piazza di Spagna) bulunması nedeniyle bu adı almış ve yukarıda bulunan Trinita dei Monti kilisesini meydanla birleştirmek için yapılmış. Burada gün batımına denk geliyoruz; biraz sakinleşmek, içe dönmek ve sadece izleyici kalabilmek için mükemmel yer ve zaman…

Sokaklar çok keyifli ve sokağa serpiştirilmiş irili ufaklı mağazaları dolaşıyoruz. Akşam yemeği için yerel bir yer bakıyoruz. 1927’ de kurulmuş Ristorante Pizzeria D’angelo’ ya giriyoruz. Orta yaş garson ve şefler çalışıyor, servis hızlı, pizza ve ravioli lezzetli. Yorgunluğun üzerine şarap eşliğinde güzel bir sohbet ve lezzetli yemekler gerçekten çok keyifli oluyor.

Gece yürümek için dışarıda harika bir hava var ve ışıltılı sokaklar arasından geçerek Venedik Meydanı’ nda ki (Piazza Venezia) Vittorio Emanuele II Abidesi’ ne ulaşıyoruz. Gece ışıklandırılmış görünüşü ihtişamlı.

Popolo Meydanı

Cumartesi günü soğuk ama güneşli bir güne uyanıyoruz. Metro ile Roma’ nın en büyük meydanı olan Popolo’ya (Piazza del Popolo) gidiyoruz. Eskiden şehrin giriş kapısı olan çok büyük bir kapıdan geçerek meydanın ortasına doğru ilerliyoruz. Tam ortada M.Ö. 13. Yüzyıl’a ait, Mısır’dan getirilen Roma’nın en büyük obeliski bulunuyor. Karşıda ise “Trident” denen Santa Maria in Monte Santo ve Santa Maria dei Miracoli ikiz kiliseler yer alıyor. Dikilitaşın altında oturup meydanda yürüyen insanları, balon gösterisi ya da müzik yapan sokak sanatçılarını, gülerek koşan çocukları izlemek insanı içinde bulunduğu ana getiriyor ve dolayısıyla iç huzura…

Vatikan, Aziz Petrus Bazilikası

Vatikan’a girişte Hristiyanlığın en büyük kilisesi, Michelangelo’ nun eseri Aziz Petrus Bazilikası (Basilica di San Pietro) bizi karşılıyor ve meydanı çevreleyen sütunların ihtişamı, kilise önünde elini kaldırmış Aziz Pavlus heykeli beni duraksatıyor. Mekanı zihnime kazımak istercesine dikkatle inceliyorum her yeri…

Kutsal Melek Kalesi

Vatikan’dan çıkıp Tiber Nehri kıyısına doğru yürüyoruz ve Kutsal Melek Kalesi’ne (Castel Sant’Angelo) çıkıyoruz. Vatikan’a alt geçitlerle bağlı olan bu kale bir dönem Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Cem Sultan’ı da ağırlamış ya da burada esir alınmış diyelim.

Kolezyum

Kaleden sonra bir Roma klasiği Kolezyum’a (Colosseum) gidiyoruz. Kolezyum’un karşısında bir kafede tiramisu ve kahvenin tadını çıkarıyoruz. Hem Kolezyum’u hem de dünyanın her yerinden insanın gelip geçtiği sokağı izliyoruz.

Bu yer hikayesi itibariyle beni etkiliyor, güzel bir enerji yok gibi içinde. İnsanların, hayvanların dövüşlerinin sıcak bir yanı yok tabi ki. Kolezyum’ un parlak dönemlerine tanık edenler için “insanı anlamak” her dönemden daha zor olmalı, diye düşünüyorum.

Vittorio Emanuele II Abidesi

Kolezyum ile Venezia Meydanı’nı (Piazza Venezia) birbirine bağlayan yolda ilerliyoruz. Yol boyu antik kent… Etrafı izlerken zaman nasıl geçiyor anlayamıyorum. Vittorio Emanuele II Abidesi’ ne (Altare della Patria) ulaşıyoruz. Bir önceki gece ışıklandırılmış halini görüp çok etkilenmiştik fakat gün ışığıyla asıl ihtişamı ortaya çıkıyor. 1800’lerin sonunda yapılmış, çatı kısmında “Mahşerin Dört Atlısı” adı verilen iki heykel bulunuyor, yanlarda iki çeşme ve ön kısımda da I. Dünya Savaşı’nda yaşamlarını yitiren askerlerin anısına yanan bir ateş var. Beni en çok etkileyen yapılardan biri burası oldu.

Navona Meydanı

Gün batarken Navona Meydanı’na (Piazza Navona) doğru yol alıyoruz. Meydanın ortasında Dört Nehir Çeşmesi (La Fontana dei Fiumi ) bulunuyor. Çeşmenin üzerinde dört tane tanrı tasviri var, bunlar dört farklı kıtada yer alan nehir tanrılarıymış (Avrupa’daki Tuna Nehri, Afrika’daki Nil Nehri, Asya’daki Ganj Nehri ve Amerika’daki Plata Nehri). Meydana bakan restoranlardan birinde yine pizza, makarna, şarap üçlüsü ile baş başayız. En lezzetli makarnayı burada yiyoruz. Yemek sonunda hatıra olarak, meydanın fotoğrafı üzerine “think global eat local” yazan bir kartpostal veriyor şef, gülümsüyoruz.

 Pantheon Kilisesi

Gördüğüm en etkileyici ve en eski kilise burası oluyor. Kubbesinin ortası açık bir şekilde, gün ışığı ile aydınlanıyor. İçindeki eserler, tasvirler çok etkileyici, akustikten hiç bahsetmiyorum bile… Pantheon kelime olarak “tüm tanrıların tapınağı” anlamına gelmekteymiş, yapıyı görünce de bu anlamı gerçekten kusursuz taşıdığını düşünüyorsunuz. Tarihin içinde olma hissini en çok bu bina veriyor, insanı yüzyıllar öncesine götürüyor. Rönesans dönemi ressam ve mimarı Raffaello’ nun mezarı da burada yer alıyormuş.

      

Pantheon sonrası Roma’da gezilecek yerler listemizi tamamladık. Kısa bir alışveriş turundan sonra otele döndük, gece bir şeyler içmek ve dans etmek için çıktık fakat “Roma’da gece hayatı” çok keyifli gelmedi bize ya da biz doğru adresi bulamadık, bu kısımdan çok büyük bir beklentimiz yoktu zaten.

Roma’ ya gitmeden önce, neredeyse tüm okuduğum yazılar Roma’nın bir açık hava müzesi tadında oluşuna atıf yapıyordu ve Roma sokaklarında yürürken bu cümlelerin ne kadar doğru olduğunu anladım; her adımda tarihi binalar, heykeller, ihtişamlı yapılar… Roma gerçekten çok keyifli bir şehir ve umarım Aşk Çeşmesi’ ne para atınca tekrar Roma’ya gelme hikayesi doğrudur. 🙂

24 Saatte Budva

Akşamüstü Budva’ ya giriyoruz. Büyük şehirlerin insanı yoran havasından uzak, sakin bir yerdeyiz. Otelimiz Stari Grad’ da, hızlıca çantamızı bırakıp gün batarken Stari Grad’ ı görmek istiyoruz.

İlk kez gittiğim bir yerde öncelikle şehrin sokaklarında yürümeyi seviyorum. Şehrin her türlü insanını görebileceğiniz yer sokaklar, dolayısıyla şehrin asıl karakterinin buradan anlaşılabileceğini düşünüyorum. Sokaktaki insanlara iyi bakarsanız şehirle ilgili birçok bilgi verebilirler size.

Stari Grad yüksek ve korunaklı kale duvarlarının içine saklanmış, dar uzun sokaklara sıralanmış tarihi binalardan oluşuyor; ortaçağa hoşgeldiniz. Her sokak sizi keyifli bir dinlenme köşesine çıkarabilir; minik bir pizzacı, hediyelik eşya ya da bir kahve dükkanı…

Akşam yemeği için akdeniz mutfağına özgü bir şeyler seçmeye çalışıyorum, yerel biraları deniyoruz; çok lezzetli. Ertesi gün erken uyanıyoruz, deniz kenarında yürüyüş yaparak güne başlıyoruz. Güzel bir kahvaltı hayal ederek otele dönüyoruz. Kahvaltıyla ilgili güzel olan tek şey adriyatik kıyısında güzel bir kahve yudumlamam zira kahvaltı için pek ilgimi çeken bir şey yok.

 

Kahvaltı sonrası sahil şeridini yürüyerek geziyoruz. Şehrin içini görüyoruz. Sonra tertemiz adriyatik kıyısında güneşleniyoruz. Günün en keyifli zamanları… Bu şehirde yirmi dört saatimizi doldurmadan Sveti Stefan’a uğruyoruz ve sonra dönüş yoluna geçiyoruz.

Budva’yı çok sevdim ve tekrar gelme dileğiyle şehirden ayrılıyoruz.

 

Alplerin Eteklerinde: Annecy

Üniversitede boğaza bakan bahçemizde, elimizde şarabımızla keyif yaparken Fransa’ya gitme, orada yüksek lisansa devam etme hayallerimiz vardı. Yüksek lisans kısmı henüz olmadı ama Fransa’yı görmek mümkün oldu.

Şimdi sizi Fransa’nın güneyine, Rhone-Alpes Bölgesi’ne götürüyorum; işte Annecy…

Katedraller, Şatolar, pencerelerinden çiçek taşan evlerden oluşan sokaklar ile Annecy tam anlamıyla masalsı bir şehir.

Rue Royale’deki mağazalara girip çıkıyorum. Ara sokakları, pasajları keşfediyorum, küçük kahve dükkanlarında zaman geçiriyorum, kruvasan tadıyorum, kitapçıları dolaşıyorum.

Tüm sokakları gezdim derken, şehrin simgesi, Le Palais de İ’sle karşıma çıkıyor ya da şöyle demeliyim, Annecy’ de her sokak sonunda buraya çıkıyor. Eskiden hapishane olarak kullanılan bu bina, şu an müze. Şimdi albümde bulamasam da, buranın önünde kocaman gülümsediğim bir fotografım vardı, elimde de Pâte à Choux…

Lac d’Annecy kenarında çimlerde çıplak ayak yürüyorum, uzanıyorum. Haziran ayında orada olduğum için güneşin tadını çıkarıyorum. Şehirde sevdiğim şeylerden biri de köprüler. Pont des Amours’ da yürüyorum. Dağlardan gelen mis havayı soluyorum.

Annecy küçük ve çok keyifli bir şehir, kısa sürede yerlisi gibi olabilirsiniz. Sakin, kalabalık değil, her yer yürüyerek gezilebiliyor, havası güzel, mutfağı lezzetli. Eğer sakin ve dinlendirici bir tatil geçirmek istiyorsanız size göre olabilir. Ben bir ay zaman geçirdim ve çok keyif aldım.

Ulaşıma gelince, rahat olduğunu söyleyebilirim; önce İstanbul’dan Lyon Saint-Exupéry Havalimanına uçtum, sonra da araçla, sanıyorum bir buçuk saatte, Annecy’ ye geçtim. Yol otoban ve yeşillik dolu, dolayısıyla etrafı izleyerek yol aldığımızdan zamanın nasıl geçtiğini farketmedik.

Annecy’ den aklımda kalanlar böyle, burası için anahtar kelimelerim #sakin ve #dingin oluyor.